Müslüman Düşüncede, Anayasal Düzen Arayışları!!
Düşünce ve İnanç Efsaneleşirse Ne Olur? Bu Konu Üzerine İslam Fıkıhı, Yönetimleri ve Sosyalizm Üzerinden Düşünmeye Deger..
Onun İyiligi ve Faydası Tartışılamaz, Üzerine Düşünmek, Daha İyi Nasıl Anlarız Sorgulamaları acık, gizli yasak olabilir… sloganlar, Karşı Düşünce ve inancın hatalarıyla düşünsel olarak ayakta kalınmaya çalışılır ki.. Buda güç sahiplerinin, iktidar ve para hırsıyla birleşince ortaya yönetim degil zulümistan çıkar… Dünyanın bir çok ülkesinde bu durum şimdilerde yaşanıyor..
İslam’ın Asrı Saadeti, yani mutluluk asrı, ne zaman gerçekleşmiş ilk dört halife döneminde, ilk dört halife döneminde kaç fitne çıkmış kaç kişi ölmüş, ben bir şey demiyorum siz bu efsaneleşmiş sözü araştırın diyorum, ama farklı üç kaynaktan Genelde akademik olsun…… Ben bir ip ucu vereyim, ilk dört fitnede 50 bini geçkin, hatta daha fazla insan iç çatışmalarda öldürülmüş diye tarihi bilgiler var … Bugünki silahlarla bile 50 bin kişi öldürmek kolay degil… Zaten Muaviye ile birlikte Din geri plana atılmış saltanat din diye sunulmuş, krallar/padişahlar ne dediyse o olmuş denilebilir… Günümüzdede hala yabancı din mensuplarından daha çok Müslümanlar birbirini öldürüyorlar….
Efendim sosyalizm şöyle özgürlükcü, böyle emekçiden yana sosyalist sistemi uygulandıklarını söyleyen birkaç ülkeye bakın ne yapmış, halkını izlemek, baskı altına almak için nasıl bir istihbarat teşkilatları, işkenceler için öyle yönetenler geliştirmişler özellikle sosyalizm efsanesine inanan arkadaşlar araştırsınlar.. Komünizmin kara kitabı diye bir kitap da devrim yapmak ve devrimi korumak için 100 milyon civarında insan öldürüldüğünü yazmışlar, bu kitabı da komünistler yazmış… Dönelim Din adına hatalara, Alla adına iktidarı kullananların keyfiliklerini sınırlandırmaya..
İslam’ın ilk döneminde bu nüfus az, öldürücü silahlar bu kadar gelişmemiş, İsrail bir yıldır Gazzeyi bombalıyor, 74 bin 561 katledildiği haberleri geliyor… Buna rağmen bu civarda bir insan katledebiliyor… Günümüzde de, ölen her Müslüman’ın %80-90’ını yine Müslümanlar iç çatışmada dürülüyorlar.. Neden iktidar için, neden mezhep için, neden kin ve nefret içinde olunduğu için… Örnegin hangimiz bir Müslüman olarak Afganistan da yaşanılan yönetimi İslami ilan edebiliriz? Hangimiz kız çocuğumuzun bu ülkede yaşamasını isteriz, hangi Müslüman adında İslam olan ülkeye degilde, adında Anayasal Demokrasi olan, güçler ayrılıyla iktidarın denetlendigi ülkeye doğru göç ediyor? Tabiki tüm göç edenler anayasal demokrasilere göç ediliyor…
Komünistlere ise ikinci dünya savaşında 50 milyon insan öldürüldüğünü hatırlatıyor, rakamların nasıl da büyük olduğunu görmelerini rica ediyorum… Sonra şunu öneriyorum…
İster din, ister ideolojik kaynaklı siyasal sitem kurulacağı zaman bu iktidar sahiplerini kim nasıl denetleyecek, kim nasıl yargılayacak, suçlulara kim nasıl ceza verecek diye bir denetim, denge, devletin gücünü kullananlara karşı bir fren sistemi oluşturulmazsa, keyfilik başlar bu önce ekonomik olur, sonra baskı olur, sonrada öldürmelerle devam ederler… Bu örneklerde olduğu gibi… Bizde anayasal demokrasi arayışlarıyla, önemiyle devam edelim mi?
Meşrutiyet fikri nedir? İslam dünyasında anayasal devlet arayışı en azından düşünsel olarak cok önce başladı, biz bunu Meşruiyet ve 1923 de Cumhuriyet ile başlattık, işte bu nedenden dolayı Cumhuriyete ve demokrasiye dayanan, siyasal sistemimizle, İslam ülkeleri arasında yönetimlerini seçim ile değiştirebilen iki-üç örnekten biriyiz…
İslam dünyasında iktidarı hukukla sınırlamayı dinin kendi kavramlarıyla savunan düşünürlerin unutulan mirasını; bu arayışın temsil, eşit vatandaşlık ve temel haklar konusunda açtığı imkânları ve aşamadığı sınırları ele alıyor.
Şeriat adına anayasal düzene karşı çıkılıyor, aynı şeriat adına meşrutiyet savunuluyor, aynı şeriat adınma ne ekonomik, ne siyasi, nede sosyal olarak adaletsizligin zulmüne savaş acılmıyor… B ne yaman çelişkidir.. Bunun nedeni düşünce ve inanç üzerine yeniden yeniden günün koşullarına ve bilgisine göre düşünmemek diyebiliriz…
1876’da Midhat Paşa’nın öncülüğünde hazırlanan Kanun-ı Esasî’de dış baskıları savuşturma hesabıyla içerideki reform talebi buluştu. Belçika ve Prusya anayasalarından yararlanılmıştır…
1908’de meşrutiyet geri geldiğinde onu hararetle sahiplenenler arasında âlimler vardı. Said Nursi de bunlar arasındaydı.. Allah’a bağlılık, ile hükümete ve dünyevi otoritelere baglılık karıştırılmış, hatta bazı yalaka alimler, bunu iman meselesiyle bile kıyaslanmıştır… Allah’ın yer yüzündeki gölgesi, halifesi, zillullah olan yönetenler sayılmış ve kutsanmıştır… Oysa insanın başkasının tahakkümüne boyun eğmesini de başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmesini de hukuk, yargı, denetim ve devlettin siyasal sistemi tarafından engellemeliydi… İte tamda bu düşünceden Anayasal devlet düzeni çıkmıştır…
Yine de kurulan ilk meclisin dinen istişare meclisi olarak meşru sayılması, yetkilerinin açıklığa kavuşmasını sağlamadı, çünkü öyle bir gelenek yoktu… Denetim görevi, yasama yetkisinden daha belirgindi. Kanunların dinî ilkelere bağlılığı kabul ediliyor, fakat bu bağlılığı kimin yorumlayacağı, kimin yararına yorumlanacağı tartışmalı kalıyordu. Said Halim Paşa ise kurumların toplumsal dayanaklarına dikkat çekiyordu… Bana kalırsa en çok hakları gasp edilen ise kadınlardı.
Kadının hakları konusunda ise eşitliğin sınırları daha belirgindi, kadınların toplumsal hayata katılmasını savunuluyor, fakat erkeklerin üstünlüğünü doğal sayarak, günümüzdeki pozitif hukukun eşitlik ilkesi sınırlıyordu, bu durum yargılamadan kişiye ve cinsiyete göre yargılamaya neden oluyordu… Anayasal yönetim arayışlarında…
Yukarda Kısaca Bahsettik, Asıl Önemli Sorun Devletin Gücünü Kullanan İktidarı Sınırlamak, Vatandaşların Haklarını Güvenceye Almak Olmalıyken..
Bunun ilk örneklerini şuralarda görüyoruz… Avrupa’da anayasa, iktidarın teşkilatlanmasından fazlasını ifade ediyordu. 1789 Fransız devrimi, hakların güvencesiyle kuvvetler ayrılığını anayasanın iki şartı saymış; 1848 Prusya Anayasası, medenî ve siyasî haklardan yararlanmayı dinî inançtan bağımsızlaştırmıştı. Bu ilkelerin uygulamada ihlal edilmesi, anayasal düşünceye getirdikleri ölçüyü önemsiz kılmaz. Meclisin varlığı kadar, onun kararlarına tâbi olanların hakları da belirleyiciydi. Bu batılı örneklere bizden örneklerle yazıyı bitirelim…
Bu sınırlandırmaların aşagı yukarı hepsi keyfîliği sınırlamak istiyor, temsil ile dinî otoritenin ilişkisini farklı kuruluyordu. Şeriatın üstünlüğü, hükümdarıda bağlayan hukukun dayanağı olabilirdi. Asıl sorun bu hukuku kimin yorumlayacağındaydı. Vahyin otoritesiyle ondan hüküm çıkaran insanın yorumu aynı şey değildi. Hükümdarı denetleyen merciin kendisi hangi kurallarla bağlı olacaktı? Din adına karar veren de halk adına karar veren de bu soruyla karşı karşıyaydı. Ama bu inşa edilemedi, hak ve cezalandırma keyfiligi süregeldi… Devlet ve Devletli kutsaldı, ona karşı gelenler ibretlik cezalara çarptırılıyordu…
Zamanın hukuk bilgisiyle toplumsal tecrübe mecliste birlikte değerlendirilmeliydi. Ulemanın, bilgelerin, alimlerin, aydınların yeri, meclisin üzerinde değil içinde olmalıydı… Alimler,Aydınlar Hilafetin bir kişiye değil seçilmiş bir heyete verilebileceği görüşünü de doğru buluyorlardı… Bu yaklaşım, dinî bağlılıkla seçilmiş meclisin yetkisini bağdaştırıyordu. Ancak kararların müzakereyle alınması, herkesin eşit haklarla korunacağı düşünceleri akla mantığa uygun olmasına rağmen… İktidar hırsı ve güç seviciler bu düşünceleri bastırdı… Hala bir çok ülkede güçler ayrılığına dayalı anayasal düzen kurulamadı… İktidarı ele geçiren ali kıran baş kesen olmaya devam ediyordu… Egemenlik kimindi? Allah adına kullanan kralın/Padişahın mı, Yoksa vatandaşın mı? Egemeni kim nasıl denetleyecekti? Bu arayışlar devam edegeldi..
Yirminci yüzyıl İslamcılığının etkili bir çizgisinde tartışma, “egemenlik kimindir?” sorusuna ve “yalnız Allah’ındır” cevabına sıkıştı, Allah adına da Kral veya Padişah kullanıyordu… İktidarı adalete, şûraya ve denetime bağlama arayışının yerini çoğu zaman bu formülün tekrarı aldı. Oysa Allah’ın egemenliği, insanın iradesini hükümsüz kılmaz. İnsan seçebildiği için sorumludur; Allah’a karşı sorumluluğunu da muhakemesini de O’nun adına konuşan bir başkasına devredemez. Asıl soru hâlâ ortadadır: bağlayıcı hükmü kim, hangi usulle ve kimin adına koyacak? Bu soru cevapsız kaldıkça o ilke, uygulamada çoğu kez Allah adına konuşanı denetimden ve sınırdan muaf kılar. Bu ise yönetenler üzerinde ne eleştiriyi, nede denetimi mümkün kılar…
Bu arayışın tamamlanmamış yanı yalnız iktidarın denetimi değildi, farklı inançtan olanın, kadının ve muhalifin eşit hak sahipliği konusundaki açılımlar, tutarlı bir hak güvencesine dönüşemedi. Hükümdarın, kralın, padişahın, yönetenin karşısında toplumun hakkını savunmak, toplumun çoğunluğu karşısında farklı olanın hakkını güvenceye sözde almak, kendiliğinden yetmiyordu. Oysa anayasal devlet, yalnız yönetenin kim olduğunu ve nasıl denetleneceğini değil, kim yönetirse yönetsin herkesin hangi haklara sahip olduğunu da belirler. Hürriyet, yalnız kendimiz için istediğimizde henüz herkesin hakkı hâline gelmiş değildir.
Geriye bırakılan asıl emanet bir cevap değil, hâlâ açık duran bir sorudur. İktidarı, ne devleti, ne de Allah adına konuşanı mutlaklaştırmadan, onun üstünde kalıcı bir ölçü nasıl kurarız? Meşrutiyet, bu soruyu İslam’ın diliyle sormayı başaran bir neslin mirasıdır. Onu yeniden sormak, Müslüman aydınların çok geç kaldıkları bir borçtur. Sormak ve egemenlik kayıtsız şartsız vatandaşındır demek, bu borcu ifa etmek demektir. Etmek dilegiyle, Cumhuriyetin 103 yılı kutlu olsun…
Fikri !? Adil – vatandasfikri.com – 28.10.2026
Kaynak : Mustafa Yeneroğlu - https://www.karar.com/gorusler/mesrutiyet-bizim-miydi-islam-dunyasinda-anayasal-devlet-arayisi-2080430
|